Şifalı masallar: GÜNEŞ BABA & AY ANNE

 

Sergio Bambaren'in GÖKSEL ÖYKÜLER KİTABINDAN ALINTIDIR.

Birkaç yıl önce Himalaya Dağlarının yükseklerindeki bir tapınağı ziyaret ediyordum. Zorlu bir tırmanış olmuştu. Tapınağa varmamız üç günümüzü almıştı, gündüzleri gittikçe artan sıcak ve dondurucu geceler bizi tapınağın olduğu dağın tepesine varmak için bütün fiziksel gücümüzü kullanmaya zorlamıştı. Ve şimdi orada, tapınağın kapılarındaydık.

Yaşlı şerpamız Chandra’ya, “Sonunda dağı fethettik!” dedim.

Chandra, “Hiçbir zaman dağı fethedemezsin. Sadece kendini fethedersin,” diye yanıt verdi.
Chandra bize bunun geceyi kentin kapılarında geçirmek için iyi bir gece olduğunu söyledi, biz de tapınağın dışında kamp kurup rahiplerle ertesi sabah görüşmeye karar verdik. Kampımızı düzenledik ve ısı hızla düşerken bir ateş yakıp ateşin etrafında toplandık. Kendime kahve yaptım; yak derisinden paltolar giymiş şerpalarsa yatmaya gitmeden önce biraz sıcak çay içtiler.

9510c3489d6d8c6a7c83e3d932290edb

O gece Dolunay gökyüzünde parlıyordu, sanki büyülü bir hale havada, Yer ile Gök arasında asılıymış gibi görünen tapınağın üzerine titreyen bir ışık düşürüyordu“Ay ne harika!” dedim. “Bak parıltısı ne kadar da sarı. Sanki ateşten yapılmış gibi.”

Chandra, “Ay bu gece çok çekici,” diye yanıtladı. “Güneşle buluşup ona aşkını göstereceği o anı bekliyor.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Güneşle Ayın öyküsünü bilmiyor musun?” diye sordu.

“Şey, benim geldiğim yerde bana Güneşin Büyük Patlamadan sonraki dev bir termonükleer patlama sonucunda oluştuğunu ve başlangıçta dev ateş topunun saçmaya başladığı kozmik tozların sonunda birleşip gezegenleri oluşturduğunu öğrettiler.”

“Peki ya Ay?” diye sordu.

“Şey, eğer yanlış anımsamıyorsam, Ay dev bir asteroidin Dünyayla çarpışıp ondan büyük bir parça koparmasından sonra oluşmuştu; uçan parçalar zamanla Ay haline geldi.”



“Size anlattıkları bunlar mı? Termonükleer patlamalar, asteroidler; Büyük Patlama?”

“Şey, evet,” dedim.

Chandra sıcak yeşil çaydan bir yudum aldı, sonra Dolunay’a baktı.

Ben küçükken tapınaktaki rahip bana Güneşle Ayın yaratılışı üzerine farklı bir öykü anlatmıştı. Gerçek bir aşk, sonsuz aşk öyküsü.

“O öyküye inanmıyorun, değil mi?” diye sordum.

Chandra, “İnanıyorum,” dedi. “Hele şimdi, senin Büyük Patlamalardan, asteroidlerden ve kozmik maddeden söz etmeni duyduktan sonra daha da çok inanıyorum. Ama senin inandığın şeye saygı duyuyorum. İyi geceler.” 


Chandra çayını bitirdi ve gecenin soğuğundan korunmak için üstünü deriden bir battaniyeyle örttü. Uzun bir süre öylece ateşe baktım. Ateş, Ay kadar sarıydı.

Uyuyamadım. Chandra’yı uyandırmak zorundaydım.

“Chandra? Chandra?”

“Ne istiyorsun arkadaşım?”

“Hala uyanık mısın?”

Chandra, “Eh, artık uyanığım,” dedi.

“Chandra...?”

“Evet?”



“Bana şu yaşlıların anlattığı öyküyü anlatabilir misin?”

Chandra gülümsedi. “Bana bunu önünde sonunda soracağını biliyordum, ama bu kadar erken soracağını düşünmemiştim.” Chandra oturdu ve gökyüzüne baktı.

Sonunda, “Bunun nedeni bu yer...” dedi.

“Bu yer mi?”

Chandra, “Evet,” dedi. “Burada, dağlarda bu kadar çok yıldız ve annemiz Ay etrafımızı sarmış halde uyumak, bize her şeyin mümkün olduğunu düşündürüyor. Toplumdan uzak olunca insan ruhu dünyanın gerçek mucizelerine açılıyor, bildiklerin sana artık doğru değilmiş gibi geliyor.”



Chandra ateşin üstündeki çaydanlıktan biraz çay koyup çaydan bir yudum aldı. Sonra bir fincan da bana doldurup verdi.

Güneşle Ayın ve onların nasıl yaratıldığının gerçek öyküsünü dinlemeye hazır mısın?

“Hazırım.”

“Tamam,” dedi. “Gözlerini kapa ve dikkatle dinle.”

Gelip yanıma oturdu.

FANTASY-VIOLET-BABY-OWL_large

Uzun yıllar önce, benim dedelerimin dedeleri dünyaya gelmeden önce, balıklarla kuşlar Dünya’da özgürce gezmeden önce, hatta Dünya bile yaratılmadan önce, var olan tek şey Güneş’ti. Ondan önce hiçbir şey yoktu, yani Evren’in bu bölümünde.
Güneş güçlüydü, kendinin çok bilge olduğuna inanıyordu. Güneş güçlü olduğunu ve onun gücüne başka hiçbir şeyin meydan okuyamayacağını düşünüyordu. Ama Güneş aynı zamanda kendisinin sonsuza kadar yaşamak için yaratıldığını, ne kadar güçlü ve kibirli olursa olsun kendini sonsuza kadar yalnız hissedeceğinin farkındaydı. Başlangıçta bu onu üzmüyordu, ama binlerce, on binlerce yıl geçtikten sonra Güneş’in kibiri azalmaya başladı. Hala gökyüzündeki en güçlü varlık olduğunu biliyordu, ama daha önce hiç hissetmediği bir şey hissetmeye başlamıştı. Zamanın başlangıcından beri ilk kez, Güneş kendini yalnız hissetti. Ve bu yalnızlık onun daha önce hiç duymadığı bir acı duymasına neden oldu. Güneş ilk kez, kibirini beslemekten başka hiçbir işe yaramayan gücünün, sıcaklığının ve enerjisinin değersiz olduğunu anladı.
Önceleri bu yalnızlık hissinden kurtulmaya çalıştı, ama bu hisle ne kadar çok savaşırsa his o kadar güçleniyordu. Güneş kendisinin bir kalbi olduğunu ve önünde sonunda kalbinin ona yolculukların en harikasında, aşk yolculuğunda, rehberlik edeceğini bilmiyordu.

Güneş daha pek çok yıl boyunca onu bu kadar üzen, ona kendisini bu kadar yalnız hissettiren bu hisle savaşmaya devam etti. Ama sonunda sonsuza kadar yalnız başına yaşayacağını bilmenin dayanılmaz yükünü kaldıramayacağı zaman gelip çattı.

Çok özel bir gecede, bir kuyrukluyıldız Güneş’in yakınından geçti. Kuyrukluyıldız oradan geçerken Güneş’i selamladı.

Ona, “Merhaba Güneş,” dedi.

“Kimsin sen?”

“Ben bir kuyrukluyıldızım.”

“Bir kuyrukluyıldız mı?” diye sordu Güneş.

“Evet. Çok uzun bir zamandır bütün Evren’de geziyorum ve gökyüzünün her tarafına dağılmış harika şeyleri hayret içinde gözlüyorum.”

Güneş, “Ama benim kadar güçlü kuvvetlisini hiç görmedin!” dedi.
Kuyrukluyıldız gülümsedi. Güneş’i kırmak istemiyordu, onun için ondan binlerce kere daha büyük ve çok daha güçlü Güneş’ler gördüğünü ona söylemedi.

“Hayır, hiç görmedim,” dedi.

Güneş, “Tabii ki,” diye gülümsedi. “En güçlü olanları benim.”

“Ve en yalnız olanları da...”

Güneş, kuyrukluyıldıza baktı. “Ne demek istiyorsun?”
Kuyrukluyıldız, “Ne demek istediğimi biliyorsun,” dedi. “Sıcaklığının rengine bakılacak olursa, kibirin kalbini gittikçe mahveden bir boşluk hissettiğini kabul etmene izin vermeyeceği anlaşılıyor. Bu konuda bir şeyler yapsan iyi olur.”

Güneş, “Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok! Sana bile!” dedi. “İhtiyacım olan her şeye sahibim ben.” Güneşin rengi solgun sarıdan parlak kızıla dönüştü.
Kuyrukluyıldız ona, “Tabii ki öyle, Güneş,” diye yanıt verdi. “Eh, ben artık seni daha fazla rahatsız etmeyeyim, yoluma devam edeyim. Seni görmek güzeldi. Umarım yine görüşürüz, ben birkaç milyon yıl sonra yine buradan geçerken yani. Şimdilik hoşçakal.”

“Hoşçakal,” dedi Güneş. Ama sonra bir şeyin farkına vardı: Birkaç milyon yıl daha yalnız kalacaktı! Ne yapacaktı? Kendisinin en güçlü olduğunu biliyordu, ama bu kadar uzun bir zaman boyunca yine yalnızlık çekmeye dayanabilecek miydi?
“Dur lütfen!” diye yakardı kuyrukluyıldıza.

Kuyrukluyıldız durdu. “Ne var Güneş?” diye sordu.

“Ne olduğunu bilmiyorum,” dedi Güneş, “ama bu kadar uzun bir zamanı yalnız geçirmeye dayanamayacağımı anladım. Ne yapabilirim?”

“Kendini yalnız mı hissediyorsun?”

“Şey, evet, bazen.”
Kuyrukluyıldız Güneşe baktı ve yoğun sıcaklıkla ışığa rağmen, yıldızı saran üzüntüyü hissetti.

“Güneş?”

“Evet?”

“Ben Evren’de gezerken başka Güneşler olduğunu gördüm, aynı senin gibi Güneşler, etraflarında birkaç gezegen vardı. Gezegenler onların oğulları gibi, anlarsın ya.”

“Gezegen mi? Gezegen de neymiş?”
“Anlaşılan kimi senden genç, kimi yaşlı olan bu güneşler sonsuz varlıklarının bir evresinde yalnızlık ve sessizlik içinde geçirdikleri yaşamlarının dayanılmaz olduğuna karar veriyorlar, sonra da güçlerinin bir parçasını bir daha kendilerini yalnız hissetmemek için gezegenleri yaratmaya harcıyorlar. Ama bunun bir bedeli var.”

“Ne bedeli?”

“Gezegenleri yaratan güç o kadar büyük ki bu seni zayıflatacak ve artık sonsuza kadar yaşayamayacaksın. Yalnızca birkaç milyon yıl. Hepsi o kadar.”

2

Güneş sessizce düşündü. “Eğer gücünü başkalarıyla paylaşamıyorsan bütün bu güç neye yarar ki?

Kuyrukluyıldız gülümsedi. “Kesinlikle haklısın,” dedi.
“Bunu nasıl yapacağım?” diye sordu Güneş.

“Neyi nasıl yapacaksın?”

“Gezegenleri yaratmayı.”

Kuyrukluyıldız, “Zamanı geldiğinde bunu anlayacaksın,” dedi. “Şimdi gitmek zorundayım.” Böylece kuyrukluyıldız hızlanıp arkasında binlerce kilometre uzunlukta gümüşten bir kuyruk bırakarak yolun devam etti, kuyruğu o kadar parlak ve güzeldi ki Güneş küçük kuyrukluyıldızdan geriye kalan bu ize öylece hayranlıkla bakakaldı.

Güneş binlerce yıl boyunca kuyrukluyıldızın ona söylediklerini düşünüp durdu. Gezegenleri nasıl yaratacağını anlamaya çalıştı, ama bunu bir türlü bulamadı. Ama bir gün ışığının içindeki gücü anladı. Güneş hızla dönmeye, gittikçe daha da hızlı dönmeye başladı, o kadar hızlı dönüyordu ki onu görmekte zorlanırdınız. Güneşin rengi değişti , Güneş genişlemeye, iyice genişlemeye başladı. Birdenbire, gökyüzünün her yanından görünen dev bir patlama oldu ve Güneşten kopan küçük parçalar ondan ayrılmaya başladı. Parçalar uçarak Güneşten uzaklaştı ve farklı mesafelerde hizalanmaya başladı.
Güneş o kadar büyük bir çaba harcamıştı ki birkaç bin yıl boyunca uyumak zorunda kaldı. İlk kez gücünün bir bölümünün eksilmesine izin verdiği için çok yorulmuştu.

Ama Güneş uyuduğu için, onu bu kadar önemli bir karar vermeye iten yalnızlığın bir mucizeye yol açtığını hiçbir zaman fark edemedi. Güneşin bir parçası olan küçük yığınlar şimdi soğumuş ve Güneşin etrafında bir hizaya girerek onu çevrelemişti.

Gezegenlere, Güneşin yarattığı çocuklara dönüşen bu parçalar, artık onun kendini yalnız hissetmesine asla izin vermeyecekti.

Güneş sonundauyanıp gözlerini açtığında, çevresinde dönen bütün bu yıldızları görüp şaşırdı. Bunların kendi ışıkları yoktu: Hepsinin de Güneşin ışığına ihtiyacı vardı. Güneş ömründe ilk kez bir işe yaradığını hissetti. Artık çevresinde dönen bu küçük kürelere bakması gerektiğini biliyordu, Güneş böylece ilk kez olarak yalnız olmadığını hissetti. Ve Güneş kendini mutlu hissetti.

6



Ama kendini çevreleyen bütün gezegenler arasında en çok, ona en yakın üçüncü gezegene ilgi duydu. Bu gezegen parlak mavi renkteydi ve çok güzel görünüyordu. Güneşinkinden farklı bir ışıkla parlıyordu. En karanlık yerlerinde bile, yüzeyi beyaz pamukla ve mavi parıltılarla kaplanmış gibiydi.

Güneş bunu daha bilmiyordu ama yalnızca yeni dünyalar yaratmakla kalmamıştı. Başka bir şey daha yaratmıştı. Bu garip mavi renkteki küçük dünya, sıcaklık ve ışık özellikleri sayesinde evrendeki en büyük mucizeyeyaşam mucizesine ev sahipliği ediyordu.

Çok uzun yıllar geçti. Güneş artık çevresinde bu kadar çok gezegen olmasından mutluydu, ama gezegenler onunla konuşmuyordu. Güneş buna şaşırmıştı. Etrafını başka gök cisimleriyle sarmak için çaba harcadığı halde neden gezegenler onunla arkadaşlık etmiyordu?



Ama geçen bu milyonlarca yıl boyunca yeni mavi gezegen her çeşit harika yaratıkla dolmaya başlamıştı. Yüzeyini yeşil çayırlar kaplıyor, kristal ırmaklar yemyeşil vadiler boyunca kıvrılıyordu. Okyanuslarda ve göklerde sayısız farklı yaratık yaşıyor, başka canlılarsa Güneşin yaratmaya yardım ettiği çöllerde ormanlarda geziniyordu.

Ama Güneş bütün bunlardan habersizdi ve hala kendini yalnız hissediyordu.

Bir gün Güneşin uzun zaman önce gördüğü kuyrukluyıldız geri döndü. Kuyrukluyıldız, Güneşi görüp onu selamladı.

“Merhaba Güneş.”

“Merhaba kuyrukluyıldız.”

“Artık etrafında bu kadar çok gezegen olduğu için kendini çok mutlu hissediyorsundur herhalde!”

Güneş, “Pek o kadar değil,” dedi.

Kuyrukluyıldız, “Ama neden?” diye sordu.

“Kendimi hala çok yalnız hissediyorum. Gezegenlerle iletişim kuramıyorum.”

Kuyrukluyıldız, “Bakalım benim elimden gelecek bir şey var mı?” dedi ve Güneşe doğru giderken gördüğü o mavi gezegene doğru yöneldi.

Kuyrukluyıldız, Dünya’nın çok yakınından geçti ve Güneşin sonsuzluktan vaz geçme karşılığında yarattığı harika yaşam biçimlerine hayranlıkla baktı. Kuyrukluyıldız Yeryüzündeki bütün bu yaratıklar için büyük bir mutluluk duydu, ama Güneşin haline çok üzülmüştü. Onun için kuyrukluyıldız bir gece yeryüzündeki bütün yaratıkları etrafına toplayıp onlara seslendi.

 

“Harika yaratıklar, size yaşam bağışlayan, sizi yaratmak için sonsuzluğundan vazgeçen, size yaşamı ve yaşamın bütün mucizelerini veren Güneştir. Ama Güneş çok üzgün ve korkarım bu üzgünlük onun parlaklığını kaybetmesine neden olacak, o zaman hepiniz yok olacaksınız, çünkü size yaşam veren Güneştir.”

Yeryüzündeki yaratıklar, “Peki ne yapabiliriz?” diye sordular.

Kuyrukluyıldız, “Güneşe bir hediye verebiliriz,” dedi. “Size hepinizin Dünyanın bir tarafında toplanmanız için bir yıl vereceğim. Dediğimi yapın, bazılarınız bunu yaparken ölecek ama Güneşe yaşamak için bir neden vermiş olacağız ve sonunda bütün türler hayatta kalabilecek.”

1



Bunun üzerine bir yıl geçti, bütün yaratıklar kuyrukluyıldızın sözünü dinlediler. Zaman geldiğinde, kuyrukuyıldız geri döndü ve Güneşin hediyesini vermek için hazırlandı. Kuyrukluyıldız rotasını değiştirdi, doğruca Dünyaya gitti ve bütün gücüyle gezegenin yüzeyine çarptı. Dünya daha önce hiç sallanmadığı gibi sallandı, bütün yaratıklar dehşete düşüp öleceklerini sandılar. Ama kuyrukluyıldız Dünyaya vurduğunda onunla birlikte eridi ve geri sıçrayarak Dünyanın bir parçasını kendiyle beraber götürdü. Kuyrukluyıldız sürüklenerek Dünyadan uzaklaştı ve birden durdu; sonra yarattığı bu yaşam mucizesiyle, garip mavi Dünyanın etrafında dönmeye başladı.

Güneşin etrafındaki üçüncü gezegenin çevresinde dönen gezegen, “Ben Ay’ım,” dedi. “Ve sayende, şimdi senin ışığınla parlıyorum.”

Güneş, Ay’a kendisini yalnız hissetmemek için sonsuz yaşamını feda ettiğini söylemedi.

“Güneş?”

“Evet Ay?”

Bir mum ışığı başka mumları yaktığında parlaklığını kaybetmez.

Güneş şaşırmıştı. Şimdiye kadar kimse onunla böyle şefkatli, böyle sıcak konuşmamıştı. Güneş ömründe ilk kez kendini yalnız hissetmedi, üstelik birinin onu sevdiğini hissetti. Ay Güneşin ısısındaki değişikliği fark etti, onun bu garip ve güzel hissi ilk kez duyduğunu anladı.



Güneş, “Sonsuza kadar yalnız kalmaktan çok korkuyordum, Ay,” dedi. “Ama şimdi, sen gelince, artık bir daha hiç yalnız olmayacağımı anladım.”

Güneş Aya yaklaşmaya çalıştı.

Ay, “Hayır!” dedi. “Yapma!”

“Neden?” diye sordu Güneş. “Sana dokunmamda yanlış olan bir şey mi var?”

“Belki bilmiyorsun, ama senin sıcaklığın o kadar güçlü ki eğer bana daha fazla yaklaşırsan eririm. Üstelik şimdi etrafında dönüp sana arkadaşlık eden bütün bu harika gezegenleri yok etmiş olursun. Daha da önemlisi, çevresinde döndüğüm gezegene baksana bir. Orada özel bir şeyler olduğunu fark etmedin mi?”

Güneş gezegene baktı. Gezegen parlak mavi renkteydi.

“Neden o gezegen o renkte?” diye sordu Güneş.
“Sevgili Güneş, bizi yaratarak kendinden o kadar çok şey verdin ki, en büyük mucizeyi –yaşam mucizesini –yaratmak için gereken bütün koşullar bu gezegende bir araya geldi.

“Sevgili Güneşim, keşke birbirimize yakın olamama acısının zamanla geçeceğini söyleyebilseydim, ama geçmeyeceğini biliyorum. Bu acı yaşamımızın sonuna kadar bizimle olacak ve bize gerçek aşkın ne kadar güçlü olduğunu anımsatacak.”Güneş, “Ama bu sana hiçbir zaman dokunamayacağım anlamına geliyor, öyle mi?” diye sordu.

Güneş, “Aşk mı?” diye sordu.

Ay Güneşe baktı: “Güneş, seni o kadar çok seviyorum ki Dünyanın, bu mavi gezegenin, öbür tarafına gidip seni göremediğim zaman gözlerimi kapıyorum ve seni hayal ediyorum. Ve senin güçlü ışığın sayesinde yeniden parladığımda, sıcaklığın bana göğsüme dokunan  bir el gibi geliyor.”

Güneş ilk kez olarak titredi ve yaşadığı bu yeni duygunun ona gerçek aydınlanma anlarını, neşe ve acı anlarını getireceğini anladı.

“Güneş?”

“Evet, Ay?”

“Sır tutabilir misin?”

“Evet.”

Ay gerçek bir sevgiyle Güneşe baktı.

“Benim adım şimdi Ay,” dedi. “Ama ben uzun yıllar önce senden kendini yalnız hissetmemen için gezegenleri yaratmanı isteyen kuyrukluyıldızım. Ve bundan sonra bir daha kendini hiç yalnız hissetmemek için sonsuzluktan vaz geçtiğini gördüğüm zaman, sana aşık oldum. Ve bir daha sefere geri döndüğümde yaşamımızın geri kalanını birlikte geçirebilmek için sana yakın olacağıma yemin ettim. Biliyor musun, bir şey daha var.”

“Ne?”

“Ben de sana yakın olabilmek için sonsuzluktan vaz geçtim. Ve bu kararımdan hiçbir zaman pişmanlık duymayacağımı biliyorum.”



Güneş ömründe ilk kez gözyaşları gibi ısı damlaları döktü. “Teşekkür ederim Ay. Seni sonsuza kadar seveceğim. Aynen senin beni sevdiğin gibi.”

Ay, “Biliyorum,” dedi. Üzgün görünüyordu. “Ancak arada bir birlikte olabileceğiz,” dedi, “ve sıcaklığın beni hayatta tutsa da, yaşamın ve sevginin anlamını hiçbir zaman unutmamak için Dünyaya yakın kalmak zorundayım. Senin yarattığın harika canlılara bakacağım ve sana hep onları anlatacağım.”

Güneş mutluydu, ama biraz da üzgündü. “Seni bekleyeceğim Ay, her zaman.”

Chandra biraz daha çay aldı ve sonunda oturdu. Şaşırmıştım. “Çok güzel bir öykü,” dedim. ”Ama anlamıyorum. Bana Güneşle Ayın iki sevgili oldukları halde onların hiçbir zaman birlikte olmadıklarını söylüyorsun. Bu nasıl olabilir ki?”

Chandra, “Yarının ne gün olduğunu biliyor musun?”

“Evet, Pazar,” diye yanıtladım.

“Tabii ki,” dedi Chandra, “Ama sıradan bir Pazar değil. Yarın sana sorunun yanıtını getiren bir gün olacak.”

Ertesi sabah tapınağa gittik. Rahipler bizi selamladılar. Chandra’yı iyi tanıyorlardı, bu yüzden bizi sabah duasına çağırdılar. Bütün bir sabahı tapınağın içinde geçirdik, Güneşle Ay üzerine düşündüğüm şeyler hala kafamı karıştırıyordu.

Birdenbire havanın karadığını farkettim.

Chandra bana baktı. “Zamanı geldi,” dedi.

“Neyin zamanı?” diye sordum.

“Sorunun yanıtlanma zamanı. Gel benle.” Yanımızdaki rahiplerle birlikte dışarı, tapınağın balkonuna çıktık.



Chandra bana, “Gökyüzüne bak,” dedi. Onun dediğini yaptım.

O anda Ay yavaşça Güneşi kaplamaya başladı ve birkaç dakika boyunca usulca Güneşin önünden geçerek onun yüzeyini şefkatle örttü. Gün geceye döndü, yalnızca Güneşin Ayı çevreleyen parlak silüeti görünüyordu. Gökyüzünde ikisi de sanki aynı boydaymış gibiydi. Ay Güneşi tümüyle kaplamıştı ve görülebilen tek şey Güneşin Ayın etrafındaki yumuşak pırıltısıydı.



Chandra gülümsedi. “Güneşle Ay kucaklaştılar ve birliktelikleri sadece birkaç dakika sürmesine rağmen, bu onların sevgisinin belki yirmi ya da otuz yıl sonra yeniden bir araya gelene kadar artması için yeterli olacak.”



Chandra sözüne, “Onlar şimdi iki sevgililer,” diye devam etti. “Güneşle Ay güneş tutulması sırasında birlikte olabiliyorlar. Biz onların birbirlerine fısıldadıkları aşk sözcüklerini hiçbir zaman bilemeyiz. Ama bu birkaç dakikanın insan ömründe yalnızca birkaç kere görüldüğünü, bu anların çok özel anlar olduğunu hiç unutmamalısın. Bu anlar Güneşle Ayın sevgiyle birbirlerine sarıldıkları ve sahip oldukları sonsuzluktan vazgeçerek, biz yaşamın verebileceği her şeyin tadını çıkarabilelim diye yarattıkları mucizelerin hepsini unuttukları zamandır. Bu büyülü anlara her zaman saygı göstermeliyiz.”
İşte yaşlı bilge bir şerpanın bana Güneş, gezegenler ve Ay ile ilgili anlattığı öykü bu.

Hala Büyük Patlama üzerine düşünmeye devam ediyorum ve bu bana hala mantıklı geliyor. Ama Chandra’nın bana Himalaya’larda anlattığı öyküyü düşündüğümde, gökyüzüne bir daha bakıyorum ve tüm bedenimi garip bir ürperti kaplıyor. Bu öykünün bir anlamı olması gerektiğini biliyorum...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *